İslam Ansiklopedisi'nde Hasankeyf

HİSN KEYFÂ. HİSN KAYFÃ, Dicle nehrinin sağ (cenûp) kenarında, Diyarbekir ile Cizre arasında, düz hat ile bu iki şehirden birincisine 110, ikincisine 85 km. kadar mesâfede, 37° 43' şimâl arzı ve 41° 25' şark tûlünde, eski ve bilhassa orta çağın mühim şehri olup, bugün yerinde Mardin vilâyetinin Gercüş kazâsına bağlı bir nâhiyenin merkezi olup, 1945 sayımında 1144 nüfuslu olan Hasankeyf (Hasankif) adlı bir köy bulunmaktadır.

Hisn Kayfâ orta çağda da stratejik ve askerî ehemmiyetini muhâfaza etmiştir. Müslüman hâkimiyeti altına girdikten sonra, Abbâsîlerin nufûzu azaldıkça, hakikî hukûmet kuvveti, hilâfetin diğer eyâletlerinde olduğu gibi, azçok iktidara sâhip mahallî hânedanın eline geçişyordu. Hisn Kayfâ da böylece zaman zaman Hamdânîlerin, Mervânîlerin ve Artukoğullarının eline geçti ve 495 / 628 (1101 / 1231) arasında, 130 seneden fazla bir zaman zarfında, Artukoğullarının [b. bk.] Hisn Kayfâ ve Âmid hânedanına pâyitaht oldu; bu sırada umrânının en parlak noktasına erişti ve bugün de kısmen harâbe hâlinde duran binâlar ile süslendi. Hisn Kayfa hukümdarları bu müddet içinde bâzan Anadolu Selçuklularına ve Eyyûbî devletine, umûmiyetle gâyet gevşek bir bağ ile, bağlı bulunuyordu. 629 (1231/1232)'da Eyyûbî hukümdarı al Malik al Kâmil, Hisn Kayfâ'yı zaptederek, buradaki Artukoğulları devletine son verdi. 658 (1260)'de şehir, moğullar tarafından zaptedilerek, yağmalandı ve kısmen de tahrip edildi ki, Hisn Kayfâ'nın inhitâtı bununla başlar. Her ne kadar Hamd Allâh Mustavfi eserini yazdığı sıralarda (740=1340'a doğru), Hisn Kayfâ henüz kalabalık bir şehir ise de, büyük bir kısmı harâbe hâlinde idi. Daha sonraları buranın; kısa bir müddet için, Akkoyunlular [b. bk.] devrinde ve bilhassa Uzun Hasan'ın oğulları elinde yeniden ümrâna kavuştuğu tahmin ediliyor ki, bu keyfiyet, bir taraftan venedikli Barbaro'nun tavsifi, diğer taraftan da o devirden kalma binâların ehemmiyeti ile anlaşılmaktadır. XVI. asır başında Hisn Kayfa, bir aralık Iran Safevîlerinin eline geçti ise de, az sonra, 1516'da Osmanlı mülküne katıldı ve Diyarbekir eyâleti içinde bir sancağa merkez ittihaz olundu; fakat daha evvelden sönmeğe başlamış olan şehir, bir türlü kalkınamadı. Diyarbekir ile Elcezîre arasındaki büyük münâkale cereyanı çoktan burayı terketmiş ve Dicle üzerindeki köprü de yıkılmış olduğundan, sapada kalan şehir asırlar zarfında büsbütün harâp olarak, son devirlerde ancak bir nâhiye merkezi rolünü oynayan bir köy hâline düştü. Fakat kadîm şehrin orta çağ islâm devrinde mazhar olduğu umrânın ehemmiyet derecesi, bugün kısmen harâp, kısmen de ayakta duran âbidelerin azameti ile yayılma sâhasının genişliginden anlaşılmaktadır. Bu âbideler son yıllarda, Albert Gabriel tarafından, esaslı bir şekilde, tetkik edilmiştir. Hisar Dicle yatağına nazaran 100 m. yükseklikten hâkim sarp bir yarın üzerindeki düzlüğe yerleşmiş olup, kendisine nazaran şimâli şarkîde kalan şehirden derin bir sel yatağı ile sıyrılıyordu. Asıl şehir, nehir yatağı ile bunu cenûbi şarkiden tahdit eden hafif meyilli bir satıh üzerine yerleşmişti. Hisardan bugün eski bir saray harâbesi ile bir câmi ve diğer mebânî bakiyesi, şehirde uzun zamandan beri terkedilmiş bulunan ve gitgide harâp olan müteaddit câmiler kalmıştır; harâbeler üzerinde üstüvânî ve hemenhemen bozulmamış bir iki minâre yükselmekte, Dicle'nin karşı yakasında da bir kaç eski binâ ve türbe bulunmaktadır. Iki sâhili birbirine bağlayan muhteşem köprü çoktan harâp olmuş, yerinde ancak temellerinden bâzı parçalar kalmıştır.

Her tarafı yalçın yarlar ile çevrilmiş olan hisara yalnız şark ucunda kaldırım ile döşenmiş, dolambaçlı ve merdivenli bir yokuş ile çıkılır. Bu yokuş Ibn Şaddâd'ın tasvirine göre, 7 kapı ile tahkim edilmişti ki, bugün bunların yalnız 3'ü mevcûttur ve birisinin üzerinde Eyyûbî hukümdarı Sulaymãn tarafından (1420'ye doğru) yaptırılmış olduğuna dâir bir kayda rastlanmakta ise de, eski metinlerin tetkikinden, bu kapıların XIII. asırda mevcût daha eski kapılar yerine kaim olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca doğrudandoğruya kaya üzerinde, yon­tulmuş 200 basamaklı bir merdiven hisarın sahanlığından Dicle'ye doğru inmekte idi ki, bu merdiven muhâsara esnâsında nehirden su almak maksadı ile yapılmış idi. Hisarın en yüksek yerinde Ulu câmi bulunmaktadır. Hâlen kullanılmakta olan bu câmi oldukça sağlam duruyorsa da, bir çok tâmirler neticesinde, esâs plânının çok değişmiş olduğu muhakkaktır. Mevcût müteaddit kitâbelerden en eskisi 796 (1394) tarihini ve Fahr alDin Sulaymân'ın ismini taşımakta olup, bu kitâbenin de inşaya değil, tâmire delâlet ettiği ve câmiin çok daha eski olduğu muhakkaktır. Ulu câmiin biraz aşağısında binâ edilmiş olan büyük saraydan şimdi geniş temeller ve kısmen yığıntı altında gizlenen duvar ve kemerler kalmıştır. A. Gabriel, hiç bir kitâbesi bulunmayan bu binâyı, muhtemel olarak, köprü ile yaşıt saymakta ve bunun da Hisn Kayfâ'nın ilk Artukoğulları tarafından inşa edilmiş bulunduğunu tahmin etmektedir. Ayrıca hisarın şimâli şarkîsinde, Dicle'ye hâkim yarlardan ayrılan ve muazzam bir kule teşkil edecek gibi yontulmuş olan bir kaya çıkıntısı üzerindeki kalın duvarlar, muhtemel olarak, hukümdarların yazlık saray olmak üzere, kullanmış bulundukları bir binâya âittir.

Bugün ancak şimâli garbi ucunda bâzi ev ve dükkânların bulunduğu şehre gelince, burası evvelce de sûr ile kuşatılmış değil idi. Istahri (nşr. de Goeje, s.76), Hisn Kayfâ'yı „Müstahkem sûru olmayan, fakat çok kuvvetli hisarı bulunan bir şehir" olarak, târif eder. Bununla berâber, harâbelerin yayılma sâhası, kadîm şehrin genişliği hakkında bir fikir vermektedir. Burada müteaddit câmiler, bu meyânda Cami' alRizk vardır ki, şehrin şimâli şarkisinde, kısmen yıkılmış bir yar üzerinde, kâin olup, binâsı azçok harâptır ve tâdile uğramıştır, fakat minâresi olduğu gibi durmaktadır; bu câmi 811=1409'da Eyyûbî sultanı Sulayman tarafından inşa edilmiştir. Sultan Sulaymân câmii, şehrin ortasında, tamâmiyle harâp olmuş olup, bu câmiin minâresi, şerefesine kadar, durmaktadır. Cümle kapısında bulunan kitâbe Eyyûbî hukümdarı Gâzi b. Muhammed (752=1351)'in adını taşımaktadır. Yalnız duvarlarından bâzı parçalar kalmış olan Koç câmii XIV. asır sonu veya XV. asır başına âit bulunmaktadır. Bunlardan başka müteaddit türbeler, mescit ve medrese harâbeleri bulunuyor.

Dicle üzerindeki köprü, her hâlde, Hisn Kayfa'nın en meşhûr binâsı idi. Yâküt (Mu‘cam, II, 277), bu köprüden bahsederken „Gezdi­?im memleketlerin hiç birinde daha büyüğünü görmedim" der. XVI. asrın venedikli seyyahı da, „Asanchif" köprüsü dediği bu köprü için, aynı fikri söyler (Viaggio d'un mercatante; bk. Ramusio, Viaggi, II, var. 80).

Bu köprünün ne zaman ve kimin tarafından inşa edilmiş olduğu, kat'î olarak, bilinmemekte ise de, Taylor'un bunu kadîm devre âit bir eser gibi göstermesi asılsızdır. Ritter (Erdkunde, XI, 88) bunu, 1122'de Selçuklu Fahr alDin tarafından yapılmış gibi kaydeder. Ibn Havkal (nşr. de Goeje, s. 152, not)'de bulunan anonim bir kayda göre, köprü 510 tarihinde Artukoğullarından KaraArslan tarafıadan yapılmıştır. Fakat 510 tarihi KaraArslan'ın babası Dâvud'un devrine âittir. Diğer taraftan, bu tarihin inşa veya tâmire delâlet ettiği de, kat'î olarak, söylenemez. Köprünün Mervânîler zamanında yapılıp, Artukoğulları tarafından mı tâmir edildiği yahut münhasıran bir Artukoğlu eseri mi olduğu fikri üzerinde duran A. Gabriel, yapıdan bugün kalan parçaların orta çağa âit mütecânis bir eser, itinâlı bir taşyapı manzarası gösterdiğl kanaatindedir. Adı geçen müellif, Hisn Kayfâ köprüsü ile Batman çayı üzerinde TimurTaş'ın yaptırdığı köprü arasında inşa benzerlikleri bulunduğunu kaydederek, bugün üzerinde hiç bir kitâbeye tesâdüf edilmeyen bu köprünün Artukoğullarına âit bir eser olması ihtimâlini kuvvetli görüyor ve bugün bakiyesi yükselen birinci kemerin sonradan (XV. asırda) inşa edilmiş olduğunu söylüyor. Yine A. Gabriel'in restorasyonuna göre, büyük kemerin açıklığı (40 m.), bu havâlide inşaf edilnıiş bütün muâsır köprülerinkinden daha fazla (Batman köprüsünde 30, Cizre köprüsünde 28, Altın köprüde 26 m.) olup, bunun şark tarafında bir, garp tarafında iki kemer daha bulunmakta idi ve köprü, orta kısmında, icâbında kesilebiliyordu. Hisn Kayfâ köprüsünün ne zaman harâp olduğu kat'îyetle bilinmiyorsa da, XVI. asrın ikinci yarısında benüz mevcût olduğu söylenebilir (Şaraf Hân Bidlisi, nşr. Charmoy, Şeref­name, I, 144); Kâtip Çelebi (Cihannuma, s. 438) de köprünün mevcûdiyetinden bahseder. XVII. ve XVIII. asırlarda Hisn Kayfâ'dan geçen yol terkedilmiş gibidir. Bu havâliden geçen seyyahlar buradan bahsetmezler. Moltke'nin geçişi sırasında (1837) köprü, muhakkak, çoktan yıkylmış bulunuyordu. A. Gabriel, Sandreczi (Reise nach Mosul und durch Kurdistan, I, 277)'nin büyük kemer için „Hemen bozulmamış gibi duruyor" demesini pek doğru bulmuyor.

Dicle'nin sol tarafında bulunan binâlar arasında bir tepe üzerinde, kısmen harâp Imâm `Abd Allâh tekkesi ile Uzun Hasan'ın oğlu Zeynel Bey'in üstüvânî ve harâp türbesi sayılabilir.

M. Streck'in „Mezopotamya mağara sâkinlerinin başşehri“ dediği Hisn Kayfâ'da mağara meskenleri ve kaya mezarları da ayrıca kayda değer. Kaya meskenlerinden çoğu basit ve tek odalı olup, yalnız LehmannHaupt (Armenien einst und jetzt, I, 377) iki katlı bir tânesini târif etmektedir. A. Gabriel, bu meskenlerin helenistik devre âit olduğu fikrini doğru bulmamaktadır.

Hisn Kayfâ adının menşe'i de karanlıkta kalmış ve bu adı izah etmek üzere, bir takım asılsız iştikaklar ileri sürülmüştür. Kayfâ adının Süryânîcede „kaya“ demek olan kifo'dan geldiği tahmin edilmektedir (Quatremere, Histoire des Mongols, I,333 v.d.). Buna göre, süryânî kaynaklarında Hesnâ Kephâ diye zikredilen ve arapçada Hisn Kayfâ olan şehrin adı „kaya hisarı“ şeklinde tercüme edilebilir. M. Streck, Hisn Kayfâ adını, muhtemel olarak, âsûrca Kipani kelimrsinden iştikak ettirip, eskiler nezdinde itinâ ile muhâfaza edilmiş kavim veya memleket adını, menşe'inde böyle tesmiye edilen bir bölgenin merkezini ve müstahkem mevkiini ifâde ettiğini sandığını söylüyor. Hisn Kayfâ adı sonradan, biraz kısaltılarak, Hisn Kayf olmuş, Osmanlı hâkimiyeti altında Hasankeyf şeklini almıştır. Bu ismi izah için, şehrin Hasan adlı bir iranlı veya bir arap sergerde tarafından kurulmuş olması yahut bu isimde bir kahramanın hapsedilmiş olduğu hisarın tepesinden atı ile kendisini Dicle'ye atıp, kurtulması nev'inden hikâyelere kıymet izâfe edilemeyeceği gibi, bugünkü adının „Hasan'ın keyfi" veya „hüsnü keyif" mânasına geldiği te'villeri de asılsızdır. Yâkût, buraya Kaybâ da denildiğini ve bunun ermenice bir kelime olması lâzım geldiğini zannetti?ini söyler; Inciciyan (Géogr., s. 234), eski Ermenicede buraya Kentzy denildiğini kaydeder ve nihâyet Kâtib Çelebî, evvelce buraya Ra's al­ Gûl denildiğini yazar.

Bugünkü Hasankeyf, orta çağ şehrinin geniş sâhası üzerinde, ancak pek mahdut bir yer işgâl etmek üzere, şuraya buraya serpilmiş, bir kısmı hisar çevresinde, bâzıları eski şehrin şimâli şarkî ucunda, nilıâyet bir kaçı da karşı sâhilde hepsi de fakir ve harâp evlerden mürekkeptir. Hiç bir muntazam yol buraya gelmemekte, hâric ile irtibat cenûpta Gercüş ve Midyat'a, şimâlde Beşirî'ye doğru giden patikalar ile te'min edilmekte ve Dicle üzerinde karşıdan karşıya sal ve kayık ile geçilmektedir. Zirâat ve hayvancılığa dayanan geçim kaynakları, şimdiki hâlde, pek iptidâî bir tarzda işletilmekte ise de, gâyet sıcak geçen yazlar sâyesinde, bilhassa Dicle yatağında sulamaya dayanarak, her türlü mezrûat yetiştirmek mümkün olabilir. Şimdiki mahallinde hemen hemen hiç yetiştirilmeyen, çiğnemeye mahsus, Hasankeyf tütünü öteden beri şöhretlidir. Son yıllarda Dicle'nin karşı sâhilinde, Hasankeyf'in şimâli garbîsindeki Raman dağında (1228 m.), ümit verici petrol araştırmaları yapılmaktadır.

Kaynak: Islam Ansiklopedisi, Cilt: 4, Istanbul,
1977,  s. 452-45

Not: Yukarıdaki metnin günümüz Türkçesine
çevrilmiş halini okumak için tıklayınız